Özet:

Mesleki Sorumluluk Kurulu Sağlık Bakanlığımızın çok yerinde bilgilendirmeleri, Yayınladığı rehber ile gündemimize oturdu. Bu sürece destek olmak boynumuzun borcu. Ancak sahada önemli bir sorun var. Bilindiği gibi Ankara Bölge İdare Mahkemesi 3. İdari dava dairesi  bir itiraz mercii. Son aylarda hekimler ve hukukçular arasında bu dairenin kararları yoğun eleştiri konusu olmaya başladı. Bu eleştirileri bizler de bizzat yaşıyoruz. Konuya yapıcı eleştiriler getirmeyi planladık ve tartışmaya açtık. Tüm sağlık profesyonellerinin, avukatların  Türk Tabipleri Birliği ve Uzmanlık Derneklerinin desteği önemli. Bu çağrımızı  bu kuruluşlarının önüne düşürmek konusunda yardım talep ediyoruz. İki önemli araştırma ile de sürece akademik boyutta destek olacağız söz veriyoruz.

MESLEKİ SORUMLULUK KURULU DÜZENLEMESİNİN

AMACI VE YARGISAL UYGULAMA KARŞISINDA İŞLEVSEL AŞINMA SORUNU

Mesleki Sorumluluk Kurulu kararları, yoğun emek, teknik uzmanlık ve kamu kaynağı kullanımı sonucunda ortaya çıkan kurumsal ürünlerdir. Sağlık meslek mensuplarında “hissedilen güvencesizlik” duygusunu azaltacağı öngörülmektedir. Sağlık Bakanlığının eğitim duyuruları, yayınladığı rehber (link ) bu amaca yönelik ciddi faaliyetlerdir. Ancak bu emekler heba olabilmektedir.

Mesleki Sorumluluk Kurulu kararlarının teknik ve bilimsel temelleri tartışılmaksızın idari yargı tarafından kaldırılması, yalnızca hekim güvencesini zedelemekle kalmamakta; aynı zamanda kurumsal emek, uzmanlık birikimi ve kamu kaynaklarının etkisiz kullanımına yol açarak normun sistematik bütünlüğünü sarsmaktadır.

Aşağı yazıda bu konunun çözüm odaklı tartışmaya açılması hedeflenmiştir. Aşağıda İdari Mahkemeye yönelik eleştiri yanısıra sağlık profesyonelleri için “Medikolegal Risk Yönetimi” katkısı sağlayacağı düşünülen, Koç Üniversitesi Tıp Fakültesinde hazırlanan iki akademik çalışmanın ön duyurusunu okuyabilirsiniz.

 

Anayasanın 129. Maddesine uygun olarak çıkarılan 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun uyarınca, kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri iddia olunan suçlar bakımından doğrudan adli soruşturma başlatılamamakta; yetkili merciler tarafından verilen soruşturma iznine tabi bir sistem işletilmektedir. Bu çerçevede kamu hastanelerinde görev yapan sağlık personeli hakkında yürütülecek adli soruşturmalar bakımından idari bir ön inceleme ve izin süreci söz konusu iken, özel sağlık kurum ve kuruluşları ile vakıf üniversitelerinde görev yapan sağlık meslek mensupları için benzer bir koruma mekanizması bulunmamaktaydı. Bununla birlikte, 4483 sayılı Kanun’daki izin sistemi, sağlık hizmetlerinin teknik ve uzmanlık gerektiren niteliğine özgü bir bilimsel değerlendirme mekanizması öngörmemekte; genel kamu görevlisi rejimi içinde işleyen usulî bir filtre niteliği taşımaktaydı.

Özellikle özel sağlık kurum ve kuruluşları ile vakıf üniversitelerinde görev yapan sağlık meslek mensupları bakımından mevcut bir izin mekanizmasının bulunmaması, kamu–özel ayrımı temelinde farklı uygulamaların ortaya çıkmasına ve eşitsizliğe neden olmaktaydı. Bu ihtiyaçtan hareketle 27 Mayıs 2022 tarihinde Resmi Gazete ’de yayınlanarak yürürlüğe giren 7406 sayılı Kanun ile 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na eklenen Ek Madde 18 kapsamında, uzmanlardan oluşan Mesleki Sorumluluk Kurulu ihdas edilerek; sağlık mesleğinin icrası kapsamında gerçekleştirilen tıbbi işlem ve uygulamalardan kaynaklanan cezai sorumluluk iddialarının teknik ve bilimsel bir ön incelemeden geçirilmesi ve soruşturma sürecinin uzmanlık temelli bir filtreye bağlanması amaçlanmıştır. Böylece düzenleme, yalnızca bireysel bir koruma mekanizması değil; sağlık hizmetinin etkin, verimli ve güvenli şekilde sunulmasını teminat altına alan yapısal bir güvence aracı olarak tasarlanmıştır.

7406 sayılı Kanun’un gerekçesi incelendiğinde, Mesleki Sorumluluk Kurulu’nun oluşturulma sebebinin yalnızca teknik bir izin prosedürü getirmek olmadığı açıkça görülmektedir. Genel gerekçede Kanun koyucu, sağlık hizmetlerinin “vazgeçilemez, ertelenemez ve yeri doldurulamaz” niteliğini vurgulamakta; sağlık çalışanlarının görevlerini güvenli, baskıdan uzak ve güvenceli bir ortamda icra edebilmelerinin kamu yararının bir gereği olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Madde gerekçesinde özellikle şu hususlar dikkat çekmektedir:

  • İzin usulüne tabi tutulmaksızın başlatılan adli soruşturmaların sağlık meslek mensuplarında “hissedilen güvencesizlik” yarattığı,
  • Bu güvencesizliğin motivasyon kaybına ve verimsizliğe neden olduğu,
  • Bu durumun ise doğrudan sağlık hizmetinin kalitesine zarar verdiği,
  • Bu nedenle mevcut izin kurumunun gözden geçirilmesine ihtiyaç duyulduğu,
  • Uzmanlardan oluşan bir kurul aracılığıyla soruşturma sürecinin teknik bir filtreye bağlanmasının zorunlu olduğu.

Dolayısıyla Ek Madde 18 ile getirilen düzenleme, yalnızca bireysel hekim lehine bir koruma normu değil; sağlık hizmetinin sürdürülebilirliği ve kamu yararı bakımından yapısal bir güvence mekanizmasıdır.

Bu bağlamda Mesleki Sorumluluk Kurulu, ceza soruşturmasına geçilmeden önce teknik ve bilimsel bir ön inceleme yapılmasını sağlayan, uzmanlık temelli bir normatif bariyer niteliği taşımaktadır. Kanun koyucunun açık iradesi, tıbbi komplikasyonların her durumda ceza tehdidi altına sokulmaması; kusur değerlendirmesinin uzmanlık ve bilimsel kriterlere dayalı olarak yapılmasıdır.

Uzmanlık Temelli Filtrenin Yargısal Denetimde Etkisizleşmesi

Başlarda, bilirkişi incelemesi eksikliği gibi usuli gerekçelerle idari yargı tarafından verilen kaldırma kararları üzerine MSK tarafından bu eksiklik giderilmiş ve inceleme dosyalarında bilirkişi görüşü alınmasına özen gösterilmiştir. Ancak son dönemde, herhangi bir teknik ve ayrıntılı gerekçe içermeyen, “savcılık soruşturması gereklidir” şeklindeki ifadeyle giderek artan oranda kaldırma kararı verildiği gözlenmektedir. Soruşturma izni verilmemesine ilişkin MSK kararlarının, itiraz mercii tarafından teknik ve bilimsel değerlendirmeler tartışılmaksızın, denetlenebilir gerekçe ortaya konulmaksızın kaldırılması; kanunun teleolojik amacını doğrudan zedelemektedir.

Zira:

  1. Kanun koyucu, “izin mekanizması olmaksızın başlatılan adli soruşturmaların” güvencesizlik ve verimsizlik yarattığını açıkça tespit etmiştir.
  2. Buna karşılık, MSK’nın soruşturma izni verilmemesi kararlarının gerekçesiz şekilde kaldırılması, izin mekanizmasını fiilen etkisizleştirmekte ve sağlık meslek mensuplarını yeniden doğrudan ceza soruşturması tehdidi ile karşı karşıya bırakmaktadır.
  3. Bu durum, kanun gerekçesinde açıkça ifade edilen sorun alanını yeniden üretmektedir.

Başka bir ifadeyle; kanun koyucunun ortadan kaldırmak istediği güvencesizlik hali, yargısal uygulama pratiği yoluyla yeniden tesis edilmektedir.

Bu noktada mesele yalnızca gerekçeli karar hakkı meselesi değildir. Sorun, normun işlevsizleştirilmesi sorunudur. Eğer Mesleki Sorumluluk Kurulu tarafından, uzman bilirkişi raporlarına dayalı teknik değerlendirme sonucunda verilen “soruşturma izni verilmemesi” kararları, esasa ilişkin bir karşı teknik değerlendirme ortaya konulmaksızın kaldırılabiliyorsa, izin kurumu şeklen varlığını sürdürmekte; ancak maddi anlamda koruyucu işlevini kaybetmektedir.

İdari yargının denetimi, yerindelik değil hukuka uygunluk denetimidir. Uzman kurulun teknik değerlendirmesinin neden hatalı olduğu ortaya konulmadan verilen kaldırma kararları, fiilen yerindelik denetimine dönüşmekte; bu da izin mekanizmasının normatif ağırlığını ortadan kaldırmaktadır. Kanun gerekçesinde özellikle vurgulanan “uzmanların yer aldığı kurul” ifadesinin, teknik değerlendirmenin özel önemini ortaya koyduğu dikkate alındığında, bu uzmanlık temelli yapının yargısal denetimde tamamen göz ardı edilmesi, kanun koyucunun bilinçli tercihinin bertaraf edilmesi anlamına gelmektedir.

Mesleki Sorumluluk Kurulu, kanun koyucu tarafından tesadüfen ihdas edilmiş bir idari organ değildir. Kurulun oluşumu, üyelerinin belirlenmesi, çalışma usulü, karar süreleri ve itiraz mekanizması ayrıntılı şekilde düzenlenmiş; ayrıca rücu kararları bakımından da yetkili kılınarak sürekli ve kurumsallaşmış bir yapı olarak tasarlanmıştır. Bu durum, düzenlemenin geçici veya sembolik değil; yapısal ve kalıcı bir çözüm üretme amacı taşıdığını göstermektedir.

Kurulun faaliyetleri, salt evrak üzerinden yapılan formal bir incelemeden ibaret değildir. Dosyalar, somut olayın ait olduğu tıbbi branşa göre uzman hekim bilirkişi heyetlerine tevdi edilmekte; teknik raporlar alınmakta; komplikasyon–malpraktis ayrımı bilimsel ölçütlerle analiz edilmekte; kusur ve öngörülebilirlik değerlendirmesi yapılmaktadır. Bu süreç; uzman hekim emeğini, idari personel organizasyonunu, zaman ve bürokratik koordinasyonu, devlet bütçesinden karşılanan kamu kaynaklarını gerektirmektedir.

Dolayısıyla Mesleki Sorumluluk Kurulu kararları, yoğun emek, teknik uzmanlık ve kamu kaynağı kullanımı sonucunda ortaya çıkan kurumsal ürünlerdir.

Buna rağmen, soruşturma izni verilmemesine ilişkin kararların, teknik ve bilimsel değerlendirmeler tartışılmaksızın ve denetlenebilir gerekçe ortaya konulmaksızın kaldırılması; yalnızca hukuki güvenlik sorunu değil, aynı zamanda kamu kaynaklarının işlevsizleştirilmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu durum, normun uygulanmasını değil; normun içinin boşaltılmasını ifade etmektedir.

Kamu idaresi tarafından oluşturulan uzmanlık temelli bir karar mekanizmasının, teknik değerlendirmeleri tartışılmaksızın ortadan kaldırılması; kamu gücünün rasyonel kullanımına ilişkin anayasal ilke ile de bağdaşmamaktadır. Zira hukuk devleti ilkesinin bir unsuru olan idarenin rasyonelliği ve kamu kaynaklarının amaç doğrultusunda kullanılması gereği, kurumsal yapıların sembolik hale getirilmemesini zorunlu kılar.

Soruşturma izni verilmemesine ilişkin MSK kararlarının, itiraz mercii tarafından teknik ve bilimsel değerlendirmeler tartışılmaksızın, denetlenebilir gerekçe ortaya konulmaksızın kaldırıldığı durumlarda, izin kurumu şeklen varlığını sürdürmekte; ancak maddi anlamda koruyucu ve filtreleyici işlevini kaybetmektedir. Böyle bir uygulama pratiği, kanun koyucunun bilinçli tercihini anlamsızlaştırmakta ve Ek Madde 18’in normatif değerini zayıflatmaktadır.

Mesleki Sorumluluk Kurulu kararlarının teknik ve bilimsel temelleri tartışılmaksızın kaldırılması, yalnızca hekim güvencesini zedelemekle kalmamakta; aynı zamanda kurumsal emek, uzmanlık birikimi ve kamu kaynaklarının etkisiz kullanımına yol açarak normun sistematik bütünlüğünü sarsmaktadır.

Sahadaki Yansıma: Güvence Algısı ve Savunma Davranışları

Yasanın getirdiği güvencenin bu şekilde zayıflatılması, sağlık çalışanlarının defansif tıp davranışlarının artmasına ve dolayısıyla sağlık hizmeti sunumunun olumsuz etkilenmesine yol açacağı yadsınamaz bir gerçektir.

Nitekim yakın zamanda yapılan bir çalışma bu tehlikeyi doğrulamaktadır. İ.Ü. Cerrahpaşa Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsünde Prof. Dr. Ümit Naci Gündoğmuş’un danışmanlığında Dr. Zeki Çabuk tarafından tamamlanan bu çalışmada, 7406 sayılı yasayla getirilen Mesleki Sorumluluk Kurulu müessesesinin, uygulamada hekimler açısından ne ölçüde koruyucu olduğu ve savunma amaçlı tıp (defansif tıp) davranışlarını etkileyip etkilemediği araştırılmıştır. Araştırma sonucunda; 7406 sayılı yasanın yürürlüğe girmesinden sonra hekimlerin hem pozitif hem negatif savunma davranışlarını genel olarak artırdığı, yani yasa savunma amaçlı tıbbı azaltmadığı, bir yandan “fazla yaparak korunma” (gereğinden fazla test istemek, gereksiz tarama istemek, endikasyon olmadan hastaneye yatırmak, gereksiz konsültasyon istemek, gereksiz cerrahi müdahale yapmak, gereksiz ilaç reçete etmek), diğer yandan “kaçınarak korunma” (riskli hastaları tedavi etmekten kaçınmak, daha az sıklıkla girişimde bulunmak, hastayı başka sağlık kuruluşuna yönlendirmek, yeni tedavi yöntemlerinden kaçınmak) stratejilerinin güçlendiği tespit edilmiştir. Bu bulgular, ilgili yasal düzenlemenin sahadaki etkilerinin sınırlı kalmış olabileceğini göstermek açısından son derece önemli ve değerlidir.

Sağlık Bakanlığı Kurumsal Sahiplenme ve Normatif Güçlendirme Çabası

Sağlık Bakanlığı tarafından benzer düşüncelerle çok yakın zamanda oluşturulan iki metin bu tespiti desteklemekte, yasanın uygulamadaki etkilerini artırmak bakımından son derece yerinde ve önemli konuların altı çizilerek sahadaki personelin eğitimine katkı sunmayı amaçlamaktadır:

Sağlık Bakanlığı Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından 03.02.2026 tarihli “Mesleki Sorumluluk Kurulu ve Rücu İşleyişine İlişkin Eğitim” konulu yazı ile 81 il valiliğine gönderilen talimat, MSK düzenlemesinin yalnızca mevzuat metni düzeyinde bırakılmadığını; uygulamada doğru anlaşılması ve yerleşmesi için idari kapasite oluşturulmaya çalışıldığını göstermektedir. Söz konusu yazıda, hizmet kusuru nedeniyle ödenen tazminatların doğrudan rücu edilmesi uygulamasına son verildiği; rücu edilip edilmeyeceği ve miktarına Mesleki Sorumluluk Kurulu tarafından karar verileceği açıkça belirtilmiş ve sağlık personeline yönelik eğitimlerin tamamlanması talimatlandırılmıştır. Bu durum, kanun koyucunun ve idarenin MSK’yı etkin bir güvence mekanizması olarak konumlandırdığını, defansif tıp uygulamalarını azaltmayı ve sağlık çalışanlarının güvencesizlik hissini gidermeyi hedeflediğini ortaya koymaktadır.

Benzer şekilde Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan “Sağlık Meslek Mensuplarının Hukuki Sorumluluk Haritası – Kavramlardan Yeni Düzenlemelere El Rehberi”nde de Mesleki Sorumluluk Kurulu, sağlık hukukunda “oyun değiştirici” bir yapı olarak tanımlanmakta; soruşturma izni sürecinde merkezi bir filtre mekanizması oluşturduğu ve rücu sistemini ağır şartlara bağlayarak kamu personelini finansal açıdan koruma altına aldığı vurgulanmaktadır. Rehberde MSK’nın yapısı, işleyişi, soruşturma izni süreci ve rücu şartları ayrıntılı biçimde açıklanmakta; böylece düzenlemenin hekim güvencesini güçlendiren yapısal bir reform niteliği taşıdığı açıkça ortaya konulmaktadır. Bu resmî belgeler birlikte değerlendirildiğinde, MSK’nın sembolik değil, sistematik ve kurumsal olarak desteklenen bir güvence mekanizması olduğu anlaşılmaktadır.

Bu resmî belgeler birlikte değerlendirildiğinde, MSK’nın sembolik değil; normatif amacı açık, kurumsal olarak desteklenen ve uygulamada yerleştirilmeye çalışılan bir güvence mekanizması olduğu tartışmasızdır. Bu denli merkezi bir konuma yerleştirilen, eğitim programlarıyla güçlendirilen ve “oyun değiştirici” olarak tanımlanan bir yapının, yargısal denetim aşamasında teknik değerlendirmeleri tartışılmaksızın ve denetlenebilir gerekçe ortaya konulmaksızın bertaraf edilmesi ise, yalnızca bireysel kararların kaldırılması anlamına gelmemektedir. Bu durum, kanun koyucunun açık iradesiyle inşa edilen yapısal güvence sisteminin fiilen etkisizleştirilmesi sonucunu doğurmakta; normun maddi varlığını aşındırarak, hukuk devleti ilkesinin gerektirdiği kurumsal rasyonellik ve anayasal sadakat beklentisini zedelemektedir.

Sahadan Veriye: Hukuki Düzenlemenin Bilimsel Sınaması

Bu çerçevede, konunun sahadaki yansımalarını bilimsel temelde ortaya koymayı amaçlayan iki önemli akademik çalışmadan da mutlaka bahsedilmelidir. İlki, Koç Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Coşkun Yorulmaz’ın danışmanlığında Dr. Fatime Gül tarafından gerçekleştirilen “Hekimlerin Dava Edilme Endişesinin Sonuçları” başlıklı araştırmadır. Çalışmada, MSK’nın soruşturma izni verilmemesi yönündeki kararlarının idari yargı tarafından yüksek oranda kaldırılmasının ve medyada yer alan yüksek meblağlı malpraktis haberlerinin oluşturduğu algı baskısının, hekimlerde hukuki güvencesizlik hissini artırabileceği; bunun ise savunma amaçlı tıp davranışlarını tetikleyerek gereksiz tetkik ve girişimlere, kamu kaynaklarının etkin olmayan kullanımına ve hasta–hekim ilişkisinde güven aşınmasına yol açabileceği tezi incelenmektedir.

         İkinci çalışma ise İ.Ü. Cerrahpaşa Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü Fen Bilimleri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hülya Yükseloğlu’nun danışmanlığında Dr. Erdal Aksoy tarafından yürütülen ve Prof. Dr. Coşkun Yorulmaz tarafından da desteklenen “Tıbbi Hata İddialarında Nedensellik Bağı” başlıklı araştırmadır. Bu çalışmada, adli süreçlerde “hata”, “komplikasyon”, “kusur” ve özellikle “illiyet bağı” kavramlarının karıştırılmasının hatalı değerlendirmelere yol açabildiği tespitinden hareketle, nedensellik bağının kavramsal ve metodolojik açıdan ayrıntılı biçimde analiz edilmesi hedeflenmektedir. Hukuki düzenleme, yargısal uygulama ve klinik davranış arasındaki etkileşimi somut verilerle ortaya koyması beklenen bu çalışmaların sonuçları, mevcut sistemin işleyişini sağlıklı biçimde değerlendirebilmek bakımından önemle ve dikkatle beklenmektedir.

Mesleki Sorumluluk Kurulu Düzenlemesinin Anayasal Koruma Alanı ve İşlevsel Geleceği

Her uygulamaların teknik karmaşıklığı ve hekim güvencesi gereği kanun koyucu tarafından bilinçli şekilde tasarlanmış yapısal bir koruma mekanizmasıdır. Ancak soruşturma izni verilmemesine ilişkin kurul kararlarının teknik ve bilimsel temelleri tartışılmaksızın kaldırılması, düzenlemenin maddi koruma işlevini zayıflatmakta ve izin mekanizmasını fiilen etkisizleştirmektedir. Sahadaki savunma amaçlı tıp davranışları ve artan güvencesizlik algısı da dikkate alındığında, MSK’nın öngördüğü koruyucu yapının yargısal denetim sürecinde yüksek gerekçe standardı ile korunması zorunludur. Aksi halde, şeklen varlığını sürdüren ancak maddi etkisi zayıflayan bir güvence sistemi ortaya çıkacak; bu da hem sağlık çalışanlarının hukuki güvenliğini hem de sağlık hizmetinin sürdürülebilirliğini olumsuz etkileyecektir. Kanun koyucu tarafından getirilen bu önemli müessesenin işlevselliğinin korunması için Sağlık Bakanlığı tarafından başlatılan “sahip çıkma” davranışının her düzlemde artarak sürdürülmesinin gerekli ve faydalı olacağı açıktır.

Av. Dilek Koçak
Av. Yusuf Tunç Demircan

Yorum Yapın

Görüşme Talebi
×