Yanlış Taraf, Kaybedilen Haklar
Son yıllarda ülkemizde sağlık hizmetlerine erişim ve hasta hakları bilincinin artmasıyla, malpraktis (tıbbi uygulama hatası) kaynaklı hem ceza hem de hukuk davaları daha fazla gündeme gelmektedir. Bu yazıda ise hastaların uğradığı zararlara ilişkin açılan tazminat davaları üzerinde durulacak, davaların hangi hukuki çerçevede açılabileceği, sorumluluğun kimlere ait olduğu ve davalarda husumetin nasıl doğru belirlenmesi gerektiği ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.
Hastalar söz konusu iddialar kapsamında maddi ve manevi zararları olduğundan cihetle tazminat talep etmek için dava yoluna başvurmak istese de taleplerini kime/kimlere yönelteceği konusunda uygulamada zaman zaman hataya düşebilmektedir. Malpraktis kaynaklı davalarda işbu taleplerinin doğrudan hekime yöneltilip yönetilemeyeceği, tıbbi müdahalenin gerçekleştirildiği sağlık kuruluşunun niteliğine ve hukuki sorumluluğunun dayanağına göredeğişkenlik göstermektedir. Malpraktis kaynaklı davalarda hukuki sürecin doğru kurgulanması hem hastanın hem de hekimin adil bir sonuç alması ve hak kaybına uğramaması için kritik bir öneme sahiptir. Yanlış açılan bir davada, hekim davayı kazansa bile yargılama sürecinde manen zarar görmesine engel olamaz. Bu nedenle, hekimin yalnızca tedaviyi uyguladığı için sorumlu tutulabileceği yanılgısına düşülmemelidir.
Tıbbi müdahalenin gerçekleştirildiği sağlık kuruluşunun kamu tüzel kişisi olup olmadığı ya da hizmetin sunulduğu kurumun kamu veya özel hukuk tüzel kişisi olması, uygulanacak mevzuatın ve çalışma esaslarının farklılaşmasına sebebiyet vermektedir.
Kamu idaresi tarafından kurulan ve kamu tüzel kişiliğine sahip hastanelerde görev yapan hekimler kamu görevlisi sayılmaktadır. Anayasa’nın 129/5. maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 13. maddesi uyarınca, kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları doğrudan kendilerine değil, ilgili idareye karşı açılabilir. Bu bağlamda; hastanın tazminat taleplerinin dayanağı olan tıbbi müdahalenin kamu hastanesinde uygulanması halinde, hasta tazminat taleplerini doğrudan ve sadece idareye yöneltmelidir. Hasta tarafından taleplerin hekime yöneltilmesi halinde; mahkemece hekimin taraf sıfatı bulunmadığından davanın husumet yönünden reddine karar verilecektir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 26.2.2014 tarihli 2013/579E. 2014/155K. Sayılı kararında kişilerin uğradığı zarar ile zarara sebebiyet veren kamu personelinin yürüttüğü görev arasında herhangi bir illiyet bağı kurulabilmesi hâlinde, ortada görevle ilgili bir durumun bulunduğu; bu tür davranışların kasten veya ihmalen gerçekleştirilmiş olmasına bakılmaksızın, kamu personelinin hizmetten ayrılamayan kişisel kusurları kapsamında değerlendirileceği belirtilmiştir. Bu gerekçelerle, söz konusu davalarda husumetin kamu görevlisi olan hekime değil, idareye yöneltilmesi gerektiğine hükmedilmiştir.
2219 sayılı Hususi Hastaneler Kanunu ile 24708 sayılı Özel Hastaneler Yönetmeliği hükümleri uyarınca faaliyet gösteren özel hastanelerde ve özel hukuk tüzel kişileri bünyesinde faaliyet gösteren sağlık kuruluşlarında sunulan tıbbi hizmetler, özel hukuk ilişkisi çerçevesinde değerlendirilmektedir. Vakıf hastaneleri özel hastanelerle iş birliği protokolü çerçevesinde sunduğu sağlık hizmetlerinde görevli mahkeme özel hukuk hükümleri uyarınca adli yargı mahkemeleri iken; sağlık hizmetinin doğrudan vakıf üniversitesi hastanesi bünyesinde ve kamu hizmeti kapsamında sunulması hâlinde, bu hizmetten kaynaklanan uyuşmazlıklarda görevli yargı yeri idari yargıdır. 2219 sayılı Hususi Hastaneler Kanunu ve 24708 sayılı Özel Hastaneler Yönetmeliği uyarınca hizmet veren sağlık kuruluşları özel hukuk çerçevesinde faaliyet göstermekte olup, hekimler memur statüsünde değildir.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda hasta-hekim ve sağlık kuruluşları-hasta arasındaki ilişkilerin niteliği bakımından sözleşme tipi düzenlenmemiştir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, hasta-hekim ve hasta–sağlık kuruluşu ilişkilerini özel olarak düzenlememiştir. Bu ilişkinin detaylı hukuki değerlendirmelerini sitemizde ayrı bir makalede bulabilirsiniz. Özetle, ilişkilerin niteliğine göre hem Türk Borçlar Kanunu hem de gerektiğinde tüketici hukuku hükümleri uygulanmakta; hekimin kusurlu eylemi sonucu ortaya çıkan zararlardan hem hekim hem de sağlık kuruluşu birlikte sorumlu olabilmektedir. Yani özel hastanelerdeki tıbbi müdahalelerde, hastalar tazminat taleplerini doğrudan hekime, hastaneye veya her ikisine birden yöneltebilir.
Corinne Widmer Lüchinger’in “Medical Liability in Switzerland” başlıklı çalışmasında da açıkça ortaya konulduğu üzere; Türk hukukunda olduğu gibi İsviçre hukukunda da, sağlık hizmetinin sunulduğu kurumun hukuki niteliği, tıbbi uygulama hatalarından doğan sorumluluğun belirlenmesinde temel ölçüt olarak kabul edilmektedir. Bu kapsamda, kamu hastanelerinde sunulan sağlık hizmetleri nedeniyle hastanın uğradığı zararlardan öncelikle ve doğrudan ilgili Kantonun sorumlu olduğu, buna karşılık özel bir hekim veya özel hastane tarafından sunulan tıbbi tedavi sırasında meydana gelen zararlara ilişkin tazminat taleplerinin ise, sağlık kuruluşuna, hekime yahut her ikisine birlikte yöneltme hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Türk Borçlar Kanunu’nun büyük ölçüde İsviçre Borçlar Kanunu’ndan iktibas edilmiş olması dikkate alındığında, her iki hukuk sisteminde sorumluluğun belirlenmesine ilişkin bu paralel yaklaşımın benimsenmiş olması doktrinel ve sistematik açıdan şaşırtıcı değildir.
Fransız hukuk sisteminde tıbbi uygulama hatalarına ilişkin sorumluluk rejimi, Geneviève Helleringer’in “Medical Malpractice and Compensation in France” başlıklı çalışmasında vurgulandığı üzere; Fransa’da da Türkiye ve İsviçre hukuklarında olduğu gibi sağlık hizmetinin sunulduğu kurumun hukuki niteliği, sorumluluk rejiminin belirlenmesinde temel ölçüt olarak kabul edilmektedir.
Bununla birlikte Fransız hukuku, Türk hukukundan ayrışan özgün bir mekanizma öngörmektedir. Nitekim 2002 tarihli Hasta Hakları Yasası (Loi Kouchner) ile kusur aranmaksızın tazminat ödenmesini mümkün kılan ve ulusal dayanışma ilkesine dayanan ONIAM sistemi kabul edilmiştir. Bu sistem kapsamında, olağandışı ve ağır nitelikteki tıbbi risklerin gerçekleşmesi hâlinde, herhangi bir tıbbi uygulama hatası bulunmasa dahi hastaya devlet tarafından tazminat ödenmesi mümkün kılınmıştır.
Buna karşılık Türk hukukunda tıbbi uygulama hatalarından doğan sorumluluk, esas itibarıyla kusur sorumluluğu ilkesine dayanmaktadır. Mevzuatımızda, Fransa’daki ONIAM sistemine benzer şekilde, kusurdan bağımsız ve kurumsal nitelikte işleyen bağımsız tazminat mekanizması bulunmamaktadır. Bu durum, ne yazık ki hekimleri zaman zaman “defansif tıp” uygulamaya itebilmektedir; yani hata riski ve bu doğrultuda hukuki baskı nedeniyle gereksiz tetkik ve işlemlere yönelerek, hastayı özgürce tedavi etmeye odaklanmaları zorlaşmaktadır.
Sonuç olarak, malpraktis kaynaklı tazminat davalarında hukuki ilişkinin doğru tespiti ve husumetin doğru belirlenmesi, hem hastanın hak kaybına uğramasının önlenmesi hem de hekimin haksız bir sorumluluk altına girmemesi açısından kritik bir eşiktir. Yanlış tıbbi uygulama iddialarının çoğu hekim ve hastane lehine sonuçlanıyor; yaklaşık %80’lik bir hata saptanmadığı oranı bunu net bir şekilde gösteriyor. Bu bütün dünyada geçerli bir oran. Bu nedenle dava yoluna başvurmadan önce başta arabuluculuk, uzlaşa gibi alternatif çözüm önerilerini deneyimlemek olmak üzere SABİM, CİMER veya Tabip Odası gibi resmi başvuru ve şikâyet mekanizmalarının kullanılması, hastanın talebinin hızlı ve etkili bir şekilde değerlendirilmesini sağlar. Ayrıca hekimin gereksiz ve uzun süren yargı süreçleriyle karşılaşmasını önler. Hasta başına düşen hekim sayısının çok düşük olduğu ülkemizde bu önemli bir halk sağlığı sorunun az hissedilmesine neden olur. Türkiye’de Fransa’daki gibi kusur aranmaksızın tazminat öngören bir sistem olmasa da, bu alternatif çözüm yolları hekimin gereksiz davalara maruz kalmasını ve manen yıpratılmasını önler. Hekimlerin bu tarz iddialarla karşılaştığında izlemesi gereken savunma stratejileri ve risk yönetimi süreçleri hakkında daha detaylı bilgiye, sitemizde yer alan Komplikasyon ve Malpraktis Kavramları başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz: https://www.yorulmazmedikolegal.com/medikolegal-savunma-stratejisi-ve-risk-yonetimi/. Bu rehberde, tıbbi uygulama hatası iddialarında komplikasyon ile malpraktisin nasıl ayrılacağı, risklerin nasıl yönetileceği ve hekimin hukuki savunmasının nasıl yapılandırılacağı gibi kritik konular adım adım ele alınmaktadır. Elbette hastalar olarak haklarımızı talep etmek en doğal hakkımızdır; ancak bu hakkın kullanımı sırasında dayanaktan yoksun ve gereksiz iddialardan kaçınılması önemlidir. Asıl hedef, gelecekte sağlık hizmetlerinin temel dayanağı olan hekimlerimizin mesleklerini özveri ve idealizmle sürdürmelerini engelleyecek bir ortamın oluşmasını önlemek olmalıdır. Toplumun, itibarı korunmuş, mesleki açıdan güvende ve çalışma motivasyonu yüksek hekimlere her zaman ihtiyacı vardır.
Bu doğrultuda alternatif başvuru yollarının tüketilmesi ve somut olayın uzman bir hukukçu tarafından titizlikle analiz edilmesi ile hekimin uygun savunma stratejilerinin belirlenmesi büyük önem taşır.
Bu yaklaşım, hem hastaların taleplerinin hızlı ve etkin bir şekilde değerlendirilmesini sağlar hem de hekimlerin gereksiz yargı süreçlerine maruz kalmasını ve hak kaybı yaşamalarını önler, adil bir yargılama sürecinin teminini mümkün kılar.
Son söz; hastaların tıbbi uygulama hatası iddialarının sonucunu anlama hakkı evrensel bir insan hakkıdır. Bunun için hekimlerin hastalarına kırılması gücenmesi gerekmez. Onlar büyük olasılık hastanız olmaya devam edecektir.
Av. Merve Erbaş Şahin


