Kadının Özne Oluş Mücadelesi ve İstanbul Sözleşmesi

“Ya benimsin ya kara toprağın” Kadının özne oluşuna karşı, kadını nesneleştirerek mülkiyet kavramına indirgeyen ve ne yazık ki çoğu zaman sevgi ile özdeşleştirilen bu ironik yaklaşım da söylem, bazen eşi, bazen sevgili, bazen eski sevgili, bazen de sözde aşkına karşılık bulmayan bir erkeğin sesi olarak çıkar kadınının karşısına.

Bu ses, içerik ve anlam olarak cinsiyete dayalı değer yargıları ile kadına koşulsuz itaat ve boyun eğmeyi emreden, tehdit ve zorbalığı meşru kılan, insan hakları ihlallerini barındıran toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin önemli bir sorunudur kadının yaşamında.

Tarihsel süreçte cinsiyetler arası değer ayrımcılığının her dönemde ve her yerde baskın ve yaygın görüldüğü yadsınamaz bir gerçekliktir. Türkiye de dahil olmak üzere birçok ülkede yasal ve biçimsel olarak kadın ve erkek eşitliği söz konusu olmasına karşın, gerçek yaşamda kadın ve erkekler arasında her alanda ortaya çıkan eşitsizlikler görünen ve yaşanandır.

Dünya genelinde cinsiyet farklılığı nedeniyle eşitsizlik ve ayrımcılık kız bebek için daha doğar doğmaz başlamakta, kız bebek doğurduğu için annede ve babada, suçluluk ve hayal kırıklığı duygularıyla süren bu kötü başlangıç, çoğu zaman daha kötü bir yaşamla devam etmekte ve sonlanmaktadır.

İnsan canlısının kadın ve erkek olarak fizyolojik ve anatomik farklılığı biyolojik varlığının evrensel bir gerçeğidir. Bu gerçeklik ise, kadın ve erkeğin “insan” olduğu gerçeğini ortadan kaldıran bir çıkarım ve anlam taşımamaktadır. Evrensel gerçeği etkileyen ise, biyolojik cinsiyetin sosyalizasyon sürecinde ortaya çıkan ve toplumun kız veya oğlan çocuğu için ürettiği farklılıklardır.

Bu farklılıklar “toplumsal cinsiyet” olarak tanımlanmaktadır.  Toplumsal cinsiyet eşitliği; kadın ve erkeğin insan olarak eşit, özgür, onurlu yaşam haklarına, sorumluluklara, fırsatlara sahip olması durumudur. Eşitliğin bozulması ise ayrımcılık içeren düşünce ve davranış kalıplarıyla direkt olarak kadının insan haklarının etkilenmesidir.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine bağlı olarak kadınların çoğu hayatlarını ilgilendiren kararları almada güç sahibi olamayıp çoğu kadın sağlık, para, eğitim, bilgi, sosyal çevre ve yasalar gibi güç kaynaklarına uzak yaşamlarını sürdürmektedir.

Bununla birlikte kadına ve çocuğa yönelik şiddetin özellikle ev içi şiddetin bir kısmının görünebilir olmasına karşın, cinsel şiddet gibi bazı şiddet türlerinin doğası gereği gizli işleyişi veya evin mahremiyet alanı olarak kabulü gibi toplumsal cinsiyet eşitsizliğine yönelik sosyo-kültürel formlar nedeniyle şiddetin fark edilmesi ve müdahale edilmesinde ciddi güçlükler bulunması tartışma götürmeyen gerçeklerdir.

Bu nedenle birçok kadın yaşamlarını tehdit altında sürdürmekte veya sürdürememektedir.

Kadına şiddetin sonuçları bakımından ele alındığında kadınlar salt cinsiyetlerine dayalı olarak ev içi ve dışında fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik olarak şiddete maruz kalmakta olup kadının yaşam bütünlüğü derinden etkilenmekte fiziksel, cinsel/üreme sağlığı, duygusal ve sosyal yönden sağlıklı yaşama hakları elinden alınmaktadır.

Kadına yönelik şiddet, sadece kadınlar açısından değil, çocuklar, erkekler, aileler ve bir bütün olarak insan ve toplumların yaşamı bütünlüğünü, sağlığını ve insani gelişimini etkilemektedir.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, insanlara karşı ayrımcılığın kabul edilemezliği prensibini, tüm insanların özgür doğduğu, eşit itibar ve haklara sahip oldukları, Beyannamede öne sürülen tüm haklar ve hürriyetlerin cinsiyete dayalı olanlar dahil hiçbir ayrıma tabi kılınmaksızın herkes tarafından kullanılabileceğini beyan etmektedir.

Kadına yönelik şiddet, cinsiyet ayrımcılığına dayalı olarak doğarken sahip olduğumuz vazgeçilmez ve hiçbir halde değiştirilemez temel insan haklarına müdahaleyi içermektedir.

Kadınların insan haklarının en ciddi ihlallerini barındıran kadına şiddet, zaman ve mekana bağlı olmadan toplumsal güç ilişkilerine yansıyan ve şiddete dayalı tahakküm kurucu kanaatler ile beslenen, “şiddet erkeğin doğasında vardır” gibi cinsiyete dayalı toplumsal ve kültürel değerlerle veya yargılarla meşrulaştırılarak, hoş görülerek, göz ardı edilerek geçmişten günümüze varlığını sürdürmektedir.

Döngüsel olarak eşitsizlik, eşitsizliği beslemekte ve tüm insanlık bu eşitsizliğin, insanın onuru ve değerini etkileyen olumsuz sonuçlarıyla karşılaşmaktadır.

Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW), toplumsal yaşamın her alanında kadın-erkek eşitliğini sağlamak amacıyla, kalıplaşmış kadın-erkek rollerine dayalı önyargıların, bununla birlikte geleneksel ve benzer tüm ayrımcılık içeren uygulamaların ortadan kaldırılmasının sağlanmasını, kadınların medeni durumlarına bakılmaksızın kadın ile erkek eşitliğine dayalı olarak politik, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve diğer alanlardaki insan hakları ve temel özgürlüklerin tanınmasını, kullanılmasını bunlardan yararlanılmasını engelleyen veya ortadan kaldıran veya bunu amaçlayan cinsiyete bağlı olarak yapılan herhangi bir ayrım, dışlama, mahrumiyet ve kısıtlamayı “ayrımcılık” olarak tanımlamış ve “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”nin sağlanması, her alanda ayrımcılığın önlenmesi ve kadınların hak ihlallerine uğramadan yaşamalarını kolaylaştıracak tedbirlerin alınması da dahil konuyu pek çok maddeyle ve kapsamlı biçimde ele almıştır.

Ülkemizde ve dünyada pandemi sürecinde yoğun sağlık, ekonomik ve sosyal sorunları yaşanmakta iken aynı zamanda geçmişten beri devam eden insanlık dramlarını yansıtan ve kadınların sırf kadın oldukları için yaşadıkları dehşet verici trajik yaşam öykülerine ilişkin haberler karşısında dehşete düşmekte ve sarsılmaktayız. Kadına yönelik şiddetin durdurulmasını ve şiddet mağdurlarının iyileştirilmelerini, yasaların harekete geçirilmelerini talep etmekteyiz.

İnsan haklarına yönelik en ağır müdahale olan yaşam hakkına saldırıda Türkiye’de 2019 yılında 336 kadın, 2020’nin ilk 7 ayında ise 155 kadın erkek şiddeti nedeniyle öldürülmüştür. Kadın cinayetlerinin %59’u kadının kocası veya eski kocası tarafından gerçekleştirilirken, şiddet eyleminin %59’u evde, %27 si ise sokakta gerçekleştirilmiştir. Buna göre kadının yaşam hakkına saldırı “kadının evinde” ve “kocası veya eski kocası” tarafından gerçekleşmiştir.

Pandemi ve kadına şiddet haberleri birlikte aynı hızla ilerlerken siyasi iktidar bir yandan kadına yönelik şiddeti kınayan söylemler ile toplumsal vicdana seslenirken, öte yandan yaman çelişki oluşturan kadının korunmasına yönelik önemli bir uluslararası sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek istemlerini dillendirmektedir. Bu dillendirmede kadına yönelik şiddetin nasıl tanımlandığı, nasıl algılandığı ve devlet düzeyinde ne tür mücadele yöntemleri geliştirildiği sorunun önemli yapı taşlarıdır.

Kısa adı “İstanbul Sözleşmesi” olan ve “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi” 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılmış ve aynı gün Türkiye tarafından imzalanmış, 14 Mart 2012 tarihinde ise onaylanmıştır. Sözleşme, özel olarak kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet ve ev içi şiddeti ele alan ilk Avrupa Sözleşmesi olması bakımından önem taşımaktadır. Sözleşmenin başlıklarından gidildiğinde kadın cinsiyeti, ev ve şiddet kavramlarını ele almaktadır.

Sözleşme “kadına karşı şiddeti; kadınlara karşı bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık olarak tanımlayarak ister kamu ister özel yaşamda meydana gelsin, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri olarak anlaşılacağını belirtmiştir.

Sözleşme, kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak, kadına karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınları güçlendirmek de dahil olmak üzere, kadınlarla erkekler arasında önemli ölçüde eşitliği yaygınlaştırmak, kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin tüm mağdurlarının korunması ve bunlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politika ve tedbirler tasarlamak, kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırma amacıyla uluslararası işbirliğini yaygınlaştırmak, kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin ortadan kaldırılması için bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesi maksadıyla kuruluşların ve kolluk kuvvetleri birimlerinin birbiriyle etkili bir biçimde işbirliği yapmalarına destek ve yardım sağlamak amacını bildirmektedir.

Bu nedenle kadının insan haklarının korunmasına olanak sağlayan ve imzalayan devletlere sorumluluk yükleyen İstanbul Sözleşmesi’nin amacı ve kapsamını sadece dar bir kalıpta nitelemek ve/veya okumak, sözde kadının haklarını ve aile bütünlüğünü korumak gibi anlam yükleyerek kaldırılmasına gerekçe oluşturmak “ya benimsin ya da kara toprağın” yaklaşımına denk düşen bir ironi taşıdığı şeklinde değerlendirilmektedir.

Oben Südütemiz
Sosyal Hizmet Uzmanı/Aile ve Çift Terapisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Open chat